Bir Beyit Bir Hikaye II

| 12 Temmuz 2017

Hikayesini anlatacağım beyit aşağıdadır:
“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.”
Hikâyemiz ise şöyle gerçekleşmiştir;
Osmanlı Devleti’nin ünlü padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han’ Hikmet adında edebiyat ehli bir dostu varmış. Yavuz Sultan Selim Şair Hikmeti çok sever sık sık dönemin en önemli edebiyat dalı olan şiir üzerine sohbetler edermiş. Yavuz Sultan Selim günlerden bir gün nasıl olduysa, gönül ehli Şair Hikmet’i yanlışlıkla üzüp, onu yanından uzaklaştırmış. Şâir Hikmet de bu olayı çok içerleyerek –hüzünlenerek-, diyâr diyâr dolaşıp yerleşecek bir yer aramış. Epey memleket dolaştıktan sonra Van Müftüsü’nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış. Aradan zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han yaptığına üzülerek Şair Hikmet’i tekrar bulmak istemiş. Fakat aramış aramış bulamamış. Şâir sanki yer yarılmış da yerin içine girmiş. Yavuz Sultan Selim düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Vezirlerini çağırarak , ‘Ben bir mısrâ yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısrâmı beyite tamamlayan en güzel mısrâyı yazana mükâfât vereceğimi îlân edin.’ demiş.

Yavuz Sultan Selim düşünmüş ki şüphesiz ki Şâir Hikmet de dayanamayıp, katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.’
Ardından şu mısrâyı yazmış:
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?’
Hemen dellal çıkartılmış ve Osmanlı Devleti’nin her köşesinde Sultan’ın başlattığı yarışma îlân edilmiş. Tabiî katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan’ın mısrâsına bir mısrâ katıp beyite dönüştürmüş ve saraya göndermiş. Fakat pâdişah gelen hiç birisini kabul etmiyormuş. Her gelene ‘Hayır’ diyormuş, ‘aradığım bu değil.’ Van Müftüsü bu hâli işitince, ‘Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur’ deyip, koyulmuş bir mısrâ yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtibine göstermiş, ‘Nasıl olmuş?’ diye. Şâir Hikmet de, ‘Şurası şöyle olsa nasıl olur?’, ‘Şurasını da şöyle değiştirseniz güzel olmaz mı?’ derken ortaya aşağıdaki mısrâ çıkmış:
‘Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’
Pâdişah, Van Müftüsü’nden gelen beyiti okuyunca birden durmuş. ‘Tamam’ demiş, ‘işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısrânın şâirine, saraya gelsin.’demiş. Müftü büyük bir heyecanla saraya gelmiş. Pâdişahla bizzat görüşmek üzere huzûra alınmış. Pâdişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : ‘Bak müftü efendi. Bu mısrâ ile mükâfâtı hakettin. Lâkin… lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısrânın şâiri sen değilsin.’ Müftü efendi hiç uzun etmemiş. ‘Doğrudur
hünkârım’ demiş.
‘Kimdir o halde?’
Söylemiş müftü, ‘Kâtibimdir’ demiş.
‘İsmi nedir kâtibinin?’
‘Hikmet…’
‘Doğru, Hikmet’dir. Elhamdülillâh, çağırın öyleyse gelsin.’ Çağırmışlar tabiî.
Bize de aşağıdaki berceste beyit, yâdigâr kalmış :
‘Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.’

Târihin kahramanlıkları ile yâd ettiği Yavuz’u şiirden, edebiyattan da böylesi anlarmış işte…
Ayrıca Osmanlı Devleti’nin zamanında şiir yani Klasik edebiyatın %90’lık kısmını oluşturan türden anlayan sadece Yavuz Sultan Selim Han değildir. Birçok Osmanlı hünkârı da şairdir ve divan sahipleridir.

Paylaş


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir