Nev’î Divanı 516 Numaralı Gazelinin Tahlil Denemesi

| 12 Temmuz 2017

             Önsöz

             Türkler İslam dini ile tanıştıktan sonra gerek yaşam tarzı gerek kültürel faaliyetler bakımından köklü değişiklikler geçirmişlerdir. Daha çok komşumuz olması nedeniyle İran kültür ve edebiyatından etkilenen Türk edebiyatı, İslam kültür ve medeniyetinin şemsiye altında oluşturduğu kendine has özellikleri bulunan Divan edebiyatını yüzyıllarca kullanmıştır. İnce hayallerin ve derin manaların yanı sıra kalıp ve ölçünün de aynı derecede önemli olduğu bu edebiyat Türklerin ekonomi, ilim ve sanat gibi kollarda da zirve noktasına ulaştığı 16. yüzyılda en güzel örneklerini vermiştir. Mimar Sinan, Pirî Reis, Latifî, Gelibolulu Mustafa Ali, Barbaros Hayrettin, Zatî, Hayalî, Fuzûli, Bakî hep bu yüksek kültür ve medeniyet yüzyılı içerisinde yetişmiştir. İsmi bilinen, eserleri tanınan bu büyük şairlerin yanı sıra hak ettiği değeri ilgisizlik ve bilgisizlik yüzünden görememiş olan daha birçok divan şairimiz vardır. İşte bunlardan biri de şair Nev’i’dir.

            Nev’i’nin asıl adı Yahya’dır. Çok iyi bir eğitim almış, müderrislik yapmış, padişahın meclislerinde bulunmuş, alim ve fazıl bir şairdir. Sanatı üzerinde yakın arkadaşı olan büyük şair Bakî’nin etkisi hissedilmektedir. Şiirde üslûbu sade ve tabii idi. Süslü söyleyişlerden uzak durmuş, rind ve olgun derviş ruhuna sahip biridir. Şiirlerinde ve özel hayatında tasavvuf tefekkür ve heyecanından uzakta kalamamıştır.

            Nev’i’nin dilinin sade olması, tahlilini yapmaya çalıştığım gazelleri üzerinde rahat çalışmamı sağlamakla beraber, derin bir tasavvuf kültürüne sahip olması ve bunu şiirlerinde işlemesi benim asıl zorlandığım noktayı oluşturmaktadır. Ancak anlamadığım yahut açıklamaya yetkin olmadığım bazı tasavvuf terim ve meselelerini internet vasıtasıyla ve çeşitli kaynak kitaplar yardımıyla halletmeye çalıştım. Şiirlerinde özellikle rind- zahid karşılaştırmasını işlemesi ve Hallac-ı Mansûr gibi büyük mutasavvıflara yer vermesi benim bu konularda yeteri kadar bilgi sahibi olmama vesile oldu. Ayrıca beyitlerin tasavvufi mana ihtiva etmesi sebebiyle; derin düşünebilme, meselelere farklı yollardan bakabilme özelliklerinin önemini idrak ettim. Bu çalışmadan istifade ettiğim en önemli nokta burasıdır. Divan şiirinin derin düşünme ve olaylara farklı açılardan bakabilme yetisini geliştirdiğini idrak ettim.

            Bu çalışmada karşılaştığım zorlukları aşmakta kullandığım kitaplar: Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Nev’i Divanı, Nev’i Divanı’nın Tahlili, 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi gibi kaynak kitaplardır.

                                  Gazel

    Mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün

1 Visâlün sanma teskîn itdi sûz-ı dâg-ı hicrânı

   Güle bülbül karîb oldukça artar âh y efgânı

2 Senün hüsnün kitâbın bilmege meşgûl olurlar hep

   ‘Aceb mi hâceler okutsalar câna Gülistân’ı

3 Çekerse zâhidi râh-ı hudâ’ya rişte-i tesbih

   Beni zencîr-i dûd-ı âh ider meczûb-ı sübhânî

4 Salındı dâr-ı ‘ukbâya cihândan göçdi çün Mansûr

   Hakîkat gülşeninde gördüm ol serv-i hırâmânı

5 Ta’ayyün perdesin keşf eylemiş Nev’i-sıfat yüzden

   Ulaşmış özge bir zevke ne cismânî ne rûhânî

                                                                          AÇIKLAMA
Visâlün sanma teskîn itdi sûz-ı dâg-ı hicrânı 

      Güle bülbül karîb oldukça artar âh y efgânı

“Visalün sûz-ı dâg-ı hicranı teskîn itdi sanma, bülbül güle karîb oldukça âh u efganı artar”

“(sana) kavuşmak ayrılık yarasının ateşini dindirdi sanma ;(çünkü) bülbül güle (ne kadar) yakın olursa âh ve feryadı artar”

Divan edebiyatında en fazla sözü edilen kuş çeşidi olan bülbül aşığın sembolü durumundadır. Bu düşüncenin en sebebi sevgilinin gül olarak hayalidir. Bülbülün söz konusu edildiği beyitlerin hemen hemen tamamında gül, Gülşen, diken(rakip), figan, naz, niyaz, feryad ve fürkat gibi unsurlar yer alır. Sevgili aşık arasında söz konusu olan bütün davranış biçimleri bülbül ile gül arasında var kabul edilir. Gül yüzünü bülbüle “nice naz ile” gösterir. Bülbül gülün yanında ayrılmayan dikenden devamlı şikâyetçidir. Baharla beraber gülün açılması ile feryadı artan bülbül ile baharda seyrana çıkan sevgiliyi gören aşığın efganı arasında ilgi kurulur. [1]

Yine divan edebiyatında, sevgilinin yan bakışları(peykan okları) aşığın göğsünde derin, kapanmaz yaralar açar bu sebeple sevgiliye yaklaşan âşıklar daha dertli, efganlı olur.

Beyitte de görüldüğü gibi sevgiliyle yaklaşıp da tam bir kavuşma olmazsa aşıkların sıkıntıları artar.

Beyiti tasavvufi olarak düşünecek olursak dünyaya sürgün edilmiş insanlar ahireti ister ve dünyada geçirdikleri her anı Allah’a yaklaşmak için onu zikir ederek geçirmek isterler. Ama ahiret âlemine tam bir giriş olmayınca yani maddi varlıktan sıyrılıp fenafillâha erişilmedikçe dünyada âh çekmeye, feryad etmeye devam eder.

Edebi sanatlar :

Teşbih: Divan edebiyatında aşıklar durumlarını anlatırken mazmunlardan fazlasıyla yararlanırlar bu beyitte de aşık kendisini bülbüle, sevgiliyi güle benzetmiştir.

Tenasüp: “ gül, bülbül, âh, efgan, visal” kelimeleri klasik gül-bülbül hikayesi sebebiyle tenâsüplüdür.

Divan edebiyatında aşıklığın vasıfları arasında bağrı yaralı ve bu sebeple âh ve feryadları fazlaca olur. Bu beyitte de “âh” ve “feryad” kelimeleri birbiriyle tenasüplüdür.

Tezad: “hicran”, “visal” kelimeleri anlam bakımından birbiriyle tezattır. Birisi ayrılık diğeri kavuşma bildirir.

Ses ilgisi: s,l,n,a.

  1. Senün hüsnün kitâbın bilmege meşgûl olurlar hep

         ‘Aceb mi hâceler okutsalar câna Gülistân’ı

“Hep senün hüsnün kitabın bilmege meşgûl olurlar, haceler câna Gülistan’ı okutsalar ‘aceb mi”

“Hep senin güzellik kitabını bilmekle (okumakla) meşgûl olurlar, hocalar gönlüme Gülistan’ı okutsalar şaşılır mı”

Divan edebiyatında güzellik kitap, name, ayet gibi unsurlarla münasebeti daha çok sevgilinin yüzünün güzelliğine ve yüz üzerindeki güzellik unsurlarının, kitap üzerindeki çeşitli yazılara benzetilmesine dayanır. İki yanak kitabın sayfaları, kaş, dudak ve ayva tüyleri bu kitap üzerindeki yazılardır. Yüzün gül bahçesi olarak tasavvuru Sadî’nin Gülistan adlı eserinin beyitte yer almasına sebep olur.[2]

Bu beyitte rakiplerin sevgilinin yüzünün güzelliğini görmeye çalışmakla, seyretmek istemekle uğraştıklarını belirtiyor. Şair bu sözle hocaların kendisine güzelliğini okutsalar şaşılır mı diyerek hüsn-i talil yapıyor ve bunun normal bir şey olduğunu belirtiyor.

Şair sevgilinin yüzünü kitaba benzeterek, sevgilinin yüzünün güzelliğini belirtmeye çalışıyor. Çünkü sıradan bir konu hakkında kitap yazılmaz, bir kitap yazılabilmesi için o konuya başka kimselerin ihtiyacı olması gerekir. Bu sözden hareketle sevgilinin yüzünü görmeye aşıkların ihtiyacı olduğu anlamı çıkmaktadır. Yine beyit içerisinde geçen “aceb mi hâceler okursalar câna Gülistan’ı” mısrasından hareketle şairin sevgilinin yüz güzelliğini mübalağalı olarak anlattığı düşünülebilir. Çünkü hocaların (öğretmen) derslerde okuttuğu eserler, değerli eserlerdir. Sevgilinin güzelliği o kadar fazla, sevgili o kadar güzel ki derslerde kitap olarak okutuluyor.

Beyite tasavvufi bakımdan bakıldığında seyl ü sülük içinde bulunan aşık(salik) devamlı Allah’ı bulmak için onun yarattıklarını tefekkür etmekle meşgul olurlar denilmiştir. Beyitin birinci mısrasında geçen “hüsnün kitabın” kelimeleriyle Allah’ın yarattıkları kastedilmiştir. Kâinat bize Allah’ı anlatan en güzel kitaptır. Şair buna dayanarak ikinci mısrada sevgiliye ulaşmak isteyen canlara hocalar birçok güzelliği içinde barındıran bir numune olarak gül bahçesini okutsalar buna şaşılır mı diyor.

Sanatlar:

Açık istiare: “senin hüsnün kitabın” kelime grubu ile Allah’ın güzelliğinin küçük bir numunesi olan kâinat kastedilmiştir.

İstifham: şair buna şaşılır mı manasında kullandığı “aceb mi” sorusuna cevap beklemediği için istifham sanatı yapmıştır.

Tenasüp: kitap, bilmek, hace, oku-, Gülistan kelimeleri eğitim terimleri olduğu için tenasüplüdür.

Sihr-i helal: “hep” kelimesi birinci mısrada devamlı sevgilinin güzelliği ile meşgul olurlar manasında, ikinci mısranın başına getirildiğinde de “sürekli Gülistan kitabını okutsalar şaşılır mı” manasını verdiği için, her iki mısrada da anlamlı şekilde kullanılabileceği için sihr-i helal sanatı yapılmıştır.

Ses ilgisi: s,n,ü.

  1. Çekerse zâhidi râh-ı hudâ’ya rişte-i tesbih

        Beni zencîr-i dûd-ı âh ider meczûb-ı sübhânî

“Zahidi râh-ı hudâ’ya rişte-i tesbih çekerse; beni zencîr-i dûd-ı âh meczûb-ı Sübhanî ider.”

“Zahidi hak yoluna tesbihin ipliği çekerse; beni âhlarımın dumanının zinciri Allah’a bağlar, cezb eder.”

   Divan edebiyatında rind ve zahid Allah’a ulaşmak amacıyla hareket eden fakat bu amaca ulaşmak noktasında farklı yolları takip eden, birbirine zıt özelliklere sahip iki ayrı tiptir. Şairler çoğunlukla tercihlerini rind- meşrep olmaktan yana kullanırlar. Zahide ise şiirde biraz olumsuz gözle bakılır. Çünkü rind için Allah sevgisi her şeyden üstündür. O ne cennete girmek için ne de cehennem korkusuyla ibadet eder. Allah’a kalben ve samimi bir sevgi ile bağlıdır. Zahid ise ibadeti kendine düşen sorumluluktan kurtulmak, cennete girmek ve cehennemden korunmak için yapar. Özellikle kuralcı olması, şekilciliğe önem vermesi ve aşkı, sevgiyi günah sayan bir zihniyete sahip olması eleştirilir[3].

   Bütün bun anlatılanlardan sonra, şair beyitte; eğer zahidi Allah’ın yoluna bağlayan tesbih ipi ise beni de ona bağlayan âhımın dumanlarıdır diyor.

   Burada yine bir rind-zahid karşılaştırması yapılmıştır. Zahidin tesbih ipi ile aşığın âhının dumanı arasında şekil benzerliği bulunmakla birlikte işlev yönünden farklılık vardır.

   Aşığın Allah aşkıyla cezbeye tutularak kendisinden geçmesi ve bu aşk yüzünden dumanlı ahlar çıkarması, aşığın Allah ile manevi bağ kurduğunu düşündürüyor. Zahidin ise yine şekilcilikten kurtulmadığı, Allah’a maddi unsurlarla ulaşmaya çalıştığı manası çıkmaktadır.

Kısacası; aşığın Allah ile bağı aşka, maneviyata dayanırken, zahidin Allah ile bağı tespih ipinden ve kuru ibadetten başka bir şey değildir.

Sanatlar:

Tenasüp: “zahid”, “râh-ı hüda”, “tesbîh” kelimeleri dini terminolojiye ait kelimeler olması sebebiyle birbiriyle ilgili ve tenasüplü kelimelerdir.

Teşbîh:Şair âhının dumanını “zencîr-i dûd-ı âh”diyerek zincire benzetmiştir.

Kendisini de meczuba benzetmiş Allah tutkunu, vurgunu anlamında teşbih yapmıştır.

Cinas: râh ve âh kelimeleri birbiri içinde yer aldıkları için cinas-ı merf’û oluştururlar.

Mübalağa: Şair beyitte “rişte-i tesbih” hak yoluna zahidi çekerse beni ahlarımın dumanının zinciri Allah’a bağlar, cezb eder diyerek, ahlarının o kadar çok olduğunu ve kendisini Allah’a bağlamaya yeteceğini söyleyerek mübalağa yapmaktadır. Ama burada yine “çekerse” sözlüyle bu mübalağayı karşılaştırma olarak vermiştir. Önce zahidin olayı gerçekleşecek şayet gerçekleşirse kendisinin de gerçekleşebileceğini buna yetebileceğini söylüyor.

Ses ilgisi: h,d,r.

4       Salındı dâr-ı ‘ukbâya cihândan göçdi çün Mansûr

        Hakîkat gülşeninde gördüm ol serv-i hırâmânı

“Mansûr dâr-ı ‘ukbaya salındı cihândan göçdi çün, ol serv-ı hırâmânı hakîkat gülşeninde gördüm.”

“ Mansûr ahiret evine yürüdü cihandan göçtüğü için, o yürüyen serviyi hakikat bahçesinde gördüm.”

 Hallac-ı Mansur “enel-hak” dediği için yanlış anlaşılmış ve idam edilerek öldürülmüş, mutasavvıf ve mübarek bir zâttır. Aslında o varlığını Allah yolunda yüksek mertebeye çıkmış ve bunu anlatmaya çalışmıştır. Ama yanlış anlaşılmış idam ile hayatı son bulmuştur.

   Şair burada Hallac-ı Mansûr’un öldüğünü ve ahirete göçtüğünü, onu gerçek bahçe diye nitelendirdiği ahirette gördüğünü söylüyor.

   Şair onu ahirette gördüğünü söyleyerek de kendisinin fenafillaha ulaştığını belirtiyor. Çünkü insan ile Allah arasında bir perde vardır ve insan ahiret hakkında bu dünyadayken fikir sahibi olamaz. Bir tek ermişler, varlığını Allah yolunda yok edip, fenafillaha ulaşmışlar ahiret hakkında fikir sahibi olabilir. Şair de kendisinin fenafillaha ulaştığını vurguluyor.

   “Dâr” kelimesi tevriyeli kullanılarak hem ev hem de darağacı anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır. Hallac-ı Mansur darağacında can vermiştir. Ve bu kelime bu anlamı da karşılamıştır.

   “Salındı” kelimesi yine dar ağacına asılan birinin sallanarak ölmesi ile alakalıdır. ”serv-i hırâmânı” nazla salınan servi kelimesi de yine sallanmak kelimesi itibariyle beyitte uyumlu bir kelimedir.

   Sanatlar:

   Telmih: Beyitte Hallac-ı Mansur’dan bahsederek geçmişte Hallac-ı Mansûr’un başından geçen olaylara telmih vardır.

   Tenasüp: salındı, dâr, serv-i hırâmân, kelimeleri salınmak bakımından birbiriyle alakalıdır.

    “dar-ı ukbâ” ve “hakikat gülşeni” kelimeleri ahiret anlamında kullanıldıkları için tenasüplüdür.

Gülşen, serv-i hırâmân kelimeleri bitki ve yetiştiği yer bakımından tenasüplüdür.

Tevriye: “dâr” kelimesi hem ev hem de darağacı düşündürecek şekilde kullanılmıştır. Bu sebeple tevriye sanatına yer verilmiştir.

Açık istiare: “hakikat gülşeni” ahiret yerine kullanıldığı için açık istiare sanatı yapılmıştır.

5     Ta’ayyün perdesin keşf eylemiş Nev’i-sıfat yüzden

       Ulaşmış özge bir zevke ne cismânî ne rûhânî

“Nev’î sıfat yüzden ta’ayyün perdesin keşf eylemiş, ne cismanî ne ruhanî özge bir zevke ulaşmış”

“Nev’î yüzündeki(gerçek dünyayı gösteren) perdeyi keşf etmiş, başka bir hale ulaşmış ne beden ne de ruh olmuş.”

            Nev’î bu beyitle ahireti gördüğünü, Allah’a ulaşmasını engelleyen perdenin kalktığını ve gerçek alemi görmeye başladığını artık farklı bir hale dönüştüğünü ne sadece vücût ne de sadece ruh olarak varlık olduğunu bir önceki beyitteki sözleri tekrarlayarak kendisinin artık fenafillaha ulaştığını söylemektedir.

            Tasavvufta sâlik kırk kapı dört makam seyr ü sülük yaptıktan sonra fenafillaha ulaşır.Bu konumdan sonra Allah ile kulu arasındaki perdeler kalkar ve kulu Allah’a ulaşır.

            Nev’î de kendisinin bu konuma geldiğini söylüyor. Bu sebepten ne sadece dünyada yaşayan bir canlı ne de ahirete göç etmiş bir insan olduğunu, varlığını Allah yolunda yok ettiğini belirtiyor.

            Sanatlar:

            Tenasüp: “ ulaş-, keşf et-“ kelimeleri anlam itibariyle benzer kelimelerdir. Her ikisinde de bir hedefe ulaşma anlamı vardır.

            Tecrid: Şair sanki Nev’i başka bir kişiymiş gibi bir anlatıma başvurmuştur. Ve tecrid sanatı yapmıştır.

            Ses ilgisi: n,y,e

 

Kaynakça

Tulum, Mertel, Tanyeli M. Ali; Nev’î Divaniİstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 2160- İstanbul-1977

Sefercioğlu, M. Nejat; Nev’î Divanı’nın Tahlîl, Akçağ Yay.,ikinci baskı, Ankara-2001

Tolasa, Harun; 16. Yüzyılda Edebiyat Araştırma ve eleştirisi, Akçağ Yay.,Ankara-2002

Tolasa, Harun; Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Akçağ Yay.,ikinci baskı, Ankara-2001

Banarlı, Nihad Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB Yay., Cild I, İstanbul-2004

Devellioğlu, Ferit; Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Haz: Aydın Sami Güneyçal, Aydın Kitabevi,22. baskı, Ankara-2005

[1]

Nev’î Divanı’nın Tahlîli- Dr. M. Nejat Sefercioğlu

[2]Nev’î Divanı’nın Tahlîli- Dr. M. Nejat Sefercioğlu

[3]Zahid- Ahmet Özalp



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir